31 Aralık 2009 Perşembe

2009'u da yedik beeyaa

valla yedik..
hani çok klasik bir başlık oldu ama, böle listeler hazırlayasım falan vardı, bir yılın enlerini falan yapıcaktım aslında, ama yılın son gününe genel müdür seviyesinde toplantı koydular arkadaş, ayıptır yaa
bari son gün bırakın bir kendime geleyim, yeni yıla dinç gireyim,
yok.. köleyim ya ben

29 Aralık 2009 Salı

madem ....yım, neden .... yapmıyorum

- madem doktorum niye sabo terlik giymiyorum (her zaman her yerde ııyyy)
- madem mühendislik okuyorum niye T cetvelim olmasın
- madem DVD indirip izliyebiliyorum, neden duvarıma film posteri asmayayım (özellikle kubrick'in kült filmleri)
- madem ingilizce biliyorum, neden konuşurken aralar ingilizce kelimeler sıkıştırmayayım.
- madem pahalı gece kulüplerine gidiyorum, neden facebook'ta yayınlayıp herkese göstermeyeyim
- madem müdürüm, niye ilginç hareketler yapmıyorum (müdürü olanlar anladı)
- madem iphone'um var, niye masanın üzerinde sergilemeyeyim
- madem sevgiliyiz neden yağmurda ıslanmıyoruz
- madem otobüs sürüyorum, niye otobüsü arabaların önüne kırmayayım

bu arada istanbul'da güneş niye doğmuyo?

25 Aralık 2009 Cuma

dizi dizi diziler

kayınvalidem bizdeydi dün, halk arasındaki adıyla kaynana, geldi yemekler yaptı, dizi izledi, muhabbet ettik, seviyorum galiba kendisini, hep gelsin kalsın (di mi karıcıımm)

neyse konuyu dağıtmayayım, bizim evde son 1 yıldır iki kere aşkı memnu dizisi izlendi, ilki aydından benim annem geldiğinde olmuştu, ikincisi de dün kaynanam sayesinde, açıkcası ben en fazla 10 dakika dayanabildim, kurulan özlü cümleler, birbirlerine attıkları salak bakışlar, hodingleri mi ne var bunların para içinde yüzüyorlar anladığım kadarıyla, hep böyle bir mutsuzluk, birbirini çekememe, ihtiras, aldatma falan valla içim bayıldı, dedim ya 10 dakika dayanabildim diye, gittim içerde bilgisayar oynadım, yapmıyodum uzun zamandır güzel oldu vala

en sevdğim şeylerden biridir, biri bildiği bir diziyi izlerken salak sorular soruyorum, bir de türk dizisi olunca iyice işin içinden çıkılmıyor, izleyen kişiye eziyet oluyor.

- şimdi bu kadına niye matmazel diyorlar (öyle çünkü) hmmm
- peki bu adam niye yalan söyledi şimdi (çünkü daha önce diğeriyle beraber olmuştu) haaa anladım
- bu adam niye buna bağırdı ki durduk yerde (çünkü daha önce ağızdan öpüştüler) uuuuuu aman allahım

bu ve bunun gibi sorularla, küçük şok dalgaları gönderdim kayınvalideme, bir daha izlemeyeceğim bir dizi hakkında bilgiler almaya niyetim yoktu, maksat tamamen sabrını denemekti.

(bir dakika bir iş çıktı gidip gelicem bekleyin).....

(hah geldim, tabii siz bunu 1 saniyede okudunuz ama aradan yarım saat geçti)

neyse kayınvalidem sorularımı sabırla cevaplayadursun, aklıma geçen hafta bir kitapçıda gördüğüm dvd kapağı geldi.. kendisi aşağıda




herhalde dünyada öpüşme sahnesi sayesinde promosyonu yapılan başka bir dizi yoktur, dünyanın en güzel aktivitelerinden biri olan ve alalade her dizi de gayet normal bir şekilde karşılanan ÖPÜŞME durumu nasıl oluyor da bir satış stratejisine dönüşebiliyor, aklım almıyor

sahneyi bilmiyorum tabii ama, bir öpüşme olayı bile böyle büyütüldüğüne göre, bu ülkede bu kadar bastırılmış duygu olması normaldir,  sonrasında yan baktı diye adam öldürmekte normaldir (mesajımı da veririm bu arada)

23 Aralık 2009 Çarşamba

erkekler ve alışveriş

sanirım erkeklerin en büyük problemlerinden biri bu..

kadınların bilmesi gereken bazı şeyler var, öncelikle sağlıklı olan bir erkeğin alışveriş kavramı elektronikten öteye gitmez, yani bizden "aşkım sence bu bluzun morunu mu alayım, krem rengini mi?" gibi sorulara mantıklı cevaplar vermemizi beklemeyin.

bu şekilde gelen sorulara mor ya da krem diye cevap veriyorsak bilin ki bunun nedeni bir an önce herhangi birini almanız ve yolumuza devam etmek istememiz.

alışverişten anlayan bünyeler de vardır elbette, ama ben bunlara hiç girmiyorum mesela, yeri geliyor bir mango olsun bir zara olsun ne bileyim bir miss poem olsun, dolaşırken hatunun gözü vitrine takılıyor içeri girmek zorunda kalıyoruz. sanırım cehennem denen yer de böyle bir yer

içeride envai çeşit kadın elbisesi, ayakkabı, çanta ve bunları daha önce kapabilmek için birbirleriyle gizliden bir savaşa girmiş kadınlar. ben oldum olası kendime bir şey almak istesem dahi kısa yoldan ilk gördüğümü alıp dışarı çıkan bir insanım, yav bir çantanın kaç çeşidi olabilir arkadaş.

bir çanta alındı diye niye ona uyumlu ayakkabı bakılır ya da bir eteğin kaç farklı renkli olabilir algılayamıyorum. aslına bakarsanız geçenlerde bir ayakkabı alacaktık hatuna, şimdi 2 tane ayakkabı var birisinin fiyatı diğerinin 2 katı falan, yani işin parasında değilim de, bana 2 ayakkabı da aynıymış gibi geliyor, bayaaa ısrar ettim en sonunda dayanamadım gittim reyonlardan 2 ayakkabıyı yan yana getirdim, bir baktık birinin sağ tarafında işleme bir şey var, alahım bu ayrıntıyı bir erkeğin görme ihtimali olabilir mi, bir kadın beyni bunları nasıl hafızasına kazıyabilir, anlayamıyorum.

bence sadece kadın kıyafeti veya aksesuarı satan yerler yanlış yapıyorlar, içeri girildiğinde erkeklerin oyalanabileceği bir şeyler olmalı, örneğin bir köşede avrupanın en güzel gollerinin döndüğü bir lcd tv olabilir, ya da bir köşeye PS3 standı açabilirler, ulan bunları geçtim en azından bir oturma yeri yanına da araba dergisi falan koyun insafsızlar, içeri giriyorum her yerde bir kadının arkasında ayakları yere sürüyerek dolaşan erkekler görüyorum, hepsi bir yandan oflayıp puflamakta, halbuki mağaza sahibi yukarıdaki taktiği uygulasa erkek hiç çıkmak istemeyecek, kadın daha çok vakit geçirecek daha çok şey alacak, ki bir kadın bir elbiseyi almayı kafasına koyduysa amazon kadınları gücündedir, hiç bir kuvvet onu engelleyemez.

geçen hafta gittiğimiz bir mağazada oturacak koltuk koymuşlar, biz sefil erkekler yorulmayalım diye, yanımda 2 eleman daha, salak salak etrafa bakındık, kendimden geçtiğim bir anda ilknurumun çektiği bir fotoğrafı da koyuyorum aşağıya, görün halimizi artık... yetkililere sesleniyorum..


22 Aralık 2009 Salı

beklentinin çok altında 2012


sinemada izlemediğimize o kadar mutlu olduk ki, allahım ya bu film için 30 TL verseydim, allahtan çakma DVD diye bir şey var da 5 TL'ye film izlenebiliyor. yoksa gerçekten içime dert olurdu.

2012 filminden bahsediyorum, bilmem kaçyüz milyon dolar hasılat yapmış ne kadar kötü olabilir, en kötü 1-2 güzel sahne izleriz diye aldık, evet en kötüsü oldu, 1-2 güzel sahne izlemekle yetindik sadece.

hiç bir filmin sonunda "yaa abi bunu da yapmayın artık nolur yaa" nidaları eşliğinde filmin bir an önce bitmesini ve en sevdiğim aktörlerden biri olan john cusack gözümde daha da küçülmesi diye izlemekten vazgeçtiğim film olmamıştı.

normalde böyle şeyleri spoiler ibaresi koymadan anlatmamak lazım, ancak spoiler olamayacak kadar kilişeler dolu bir filmdi, sağolsun amerika yine götümüzü kurtardı, depremden ve yeni patlamış bir volkandan arabayla kaçılabileceğini gördük (keşke pompei zamanında da araba olsaymış insanlar kül olmazdı lan), bilmem kaç yüz metre yükselmiş bir okyanus dalgası geliyorken hala cep telefonu ile konuşulabileceğini gördük (turkcell utan utan), üzerlerine kilometrelerce hızla magma tabakası gelirken kule görevlilerinin iş aşkıyla yerlerinden ayrılmadığını gördük (dünya sona eriyor bunlar hala uçağa kalkış izni vermemeler falan, ulan kaçsanıza) yaklaşık 100 kg ağırlığında bir çocuğu bileklerinden tutarak kaldırabilen bir adam olabiliyormuş (rus milyarder) küçücük çocuk dakikalarca nefesini tutup dünyayı kurtarabiliyor, hayatında daha önce sadece 1-2 kere küçük motorlu uçak kullanan biri lavların yıkılan binaların arasından usta manevralarla geçebiliyormuş (sırf john cusack filmin sonunda öpüşsün diye öldü de garibim)

neyse klişelerle dolu berbat bir filmdi, evde falan izlemek istiyorsanız da, ilk yarısını izleyin yeter en azından 1-2 yerle bir olma sahnesi güzel gerisi fasa fiso

Not: her şeyi yanlış tahmin eden salak jeolog'a ve onun yapış yapış başkanın kızı sevgilisine değinmiyorum bile, ıyy sinemadan tiksindim valla

19 Aralık 2009 Cumartesi

doyamıyor ki insan sana,
sen olunca, insan
doyamıyor hayata


2007
dersten dönmeni beklerken..
yağmurlu bir gün
toprak kokusu ve sen..

15 Aralık 2009 Salı

damat kafası

aşağıda göreceğiniz ilk fotoğraf, bizim evlenirken yaptırdığımız bibloların fotoğrafı, düğüne gelen hemen herkese bu biblolardan verdik, mıknatıslı olduğu için buzdolabına asılabiliyor. ya da masa üzerinde komidin içinde vb. koyabiliyorsunuz.




tabi evlenirken düğüne gelenlerle hala bir görüşme içerisindeyiz, birkaç kişiyle konuşurken ya da evlerine gittiğimde bir şey dikkatimi çekti, nedense bu biblonun damat olanının kafası kopmuş, daha sonra bunu araştırmaya karar verdim, 3-5 kişiye daha sordum, herkes aynı cevabı verdi, biblonun damat tarafının kafası kopuyor ama geline bir şey olmuyordu.
Sanırım daha evlenirken bile kimin kafasının kopacağı belliymiş, şekerciler bile biblo yaparken damada önem vermemişler.

tamam anladık gelin kısmı daha çok sevilir de, insanın niyeti de bu kadar belli edilmez ki.




9 Aralık 2009 Çarşamba

istesem de yapamıyoruz

birşeyleri birileriyle beraber yapmak, paylaşmak dünyanın en güzel şeyi, hele bu bir de eşinizse tadından yenmiyor. ancak benim çok istememe rağmen eşimle yapamadığım 2 şey var, bir türlü gerçekleştiremiyoruz.

Birincisi beraber korku filmi izlemek;
izleyemiyor, evet evet benim gibi psikopat filmlerin hastası olan bir adamın eşi, en küçük bir yaralanma sahnesinde bile kendinden geçiyor, heyecananıyor, ayağa fırlıyor, eliyle gözlerini kapatıyor,
korku ya da gerilim filminden bahsetmiyorum bakın, herhangi bir filmdeki herhangi bir şiddet sahnesinden bahsediyorum, bir bakıyorum ayağa kalkmış odanın içinde dönüyor..


hayır sinemaya da gidemiyoruz ki, bir kere (hangi filmdi o yaa) bilmemne köprüsü diye fantastik bir filme gittik, adam ayna karşısında bıçakla yanağını mı kesiyor ne öyle bir şey işte, bir baktım bizimki bir gözlerini kapatıyor bir kollarını kaldırıyor, hani evde neyse de sinemada olunca arkadakiler çok hoş karşılamıyorlar tabii ki

tek başıma sinemaya gidecek zamanım da olmuyor genellikle, ne yapayım ben de DVD alıp evde tek başıma takılıyorum artık.

İkincisi ise (bu gerçekten kalbimde yaradır) bir FENERBAHÇE maçına gitmek, aslında ben bu kızı böyle tavladım zamanında, hasta galatasaraylı bu, baba faktörü tabii.. kayınpeder o kadar fanatikmiş ki, zamanında her deplasmana gidermiş, bizimkinin evi de Ali Sami Yen stadının yanındaydı evlenene kadar, fanatik peder kızını da öyle yetiştirmiş.
zamanında GS FB muhabbetinden iddiaya girdik, ben kazandım, iddia sonucunda benimle fener maçında gelecekti bu, 7 yıl öncesinden bahsediyorum, gelmedi, hala da gelmişliği yok


daha önceki yazıları okuyanlar varsa bilir, evimiz şimdi fenerbahçe stadının yanında, her maç günü taraftar sesleriyle doluyor içerisi, maça çağırıyorlar resmen, kaç kere gel gidelim dedim, gelmiyor

hatta gelip fenerbahçe aleyhine tezahürat yapacağım diyor, tabii bayan ya bu, kimse de ellemez bunu, olan bana olacak, linç edecekler valla.

yapamıyoruz işte yukarıdakileri, eehh ne yapalım, darısı romantik komedilere, milli maçlara artık..

7 Aralık 2009 Pazartesi

Türkiye köşe tarihi

Türk insanının bir huyu var,

bir şey tutulmaya başladı mı vazgeçmiyor, kitleler halinde saldırıyor ve ilk başlatan kişiyi zengin ediyor.


yukarıdaki anlaşılmayan cümlede demek istediğim şu;
bir zamanlar simit dünyası adında küçük simitçiler açılmaya başladı, ben üniversitedeydim, ulan bakıyorum her geçen gün biraz daha kalabalıklaşıyor önü, fiyatlarına bakıyorum öyle süper ucuz değil, ama millet simidi seviyor arkadaş, önü hiç boş kalmıyor, bunu gören başkaları da bu dünyadan açmaya başladılar, evi aradım. O zamanlar tabii, genciz girişimci damarımız var, ee tabi semayeyi de ben vermiyeceğim, babama dedim. Aç dedim bir tane bak geleceği var bu işin her gün daha bir kuyruk oluyor önünde, çok kasmıycaksın da, tutucan iki tane simitci, kasa da paraları say sen. yanaşmadı tabii bizimki, evde oturup emekli maaşını sayması daha kolay geliyor, bakıyorum şimdi o dönem bu dükkanlardan açanlar köşe oldular.

cep telefonu zamazingosu; ilk geldiği zamanları hatırlarım, "ne o lan iş adamımıyım ben, ne gerek var şimdi" diyerekten önce karşı çıkılmıştım, o zamanlar bu alım satım işlerine girenler şimdi köşe, cep telefonu olmayan 40 yaş altı tanıdığı olan var mı?

internet kafeler (sonrasında PS cafeler); alahım hala hatırlarım, gider saatlerce fifa oynardık, üzerine internette, chat yaparak sosyalleştiğimiz güzel günlerimizdi. o dönem internet kafe açanlar ve sonrasında da her evde bilgisayar olunca playstation oyun cafeleri açanlar onlar da köşe..

iddiacılar, bu iddia denilen şey türk insanındaki kumar tutkusunu ortaya çıkardı, eskiden sadece at yarışı oynayanlar vardı, şimdi "ulan izliyorum şu meredi bari bir işe yarasın" şeklinde düşünüyorlar herhalde. bildiğim kadarıyla çalışmayıp sadece iddia oynayarak geçimini sağlayanlar var, ilk patladığı zamanlar bu işe girenler şimdi zengin.

evet Türk tarihinin köşe başları hatırladığım kadarıyla şimdilik bu kadar, tabii bunlara internet üzerinden alışveriş, yurtdışı turizm vb. şeyleri de sıralayabiliriz.

mesela son zamanlarda gördüğüm ve patlaması mümkün şeyler de var
birincisi bu UFO denen ısıtıcılar, bizim insanımız yasak da olsa kendisini çok zorlasa da sigara alışkanlığını bırakmayacağı için bu UFO ve benzeri ısıtıcıların satışı patlayacak dışarısını da bir şekilde ısıtmak lazım
ayrıca yakın bir gelecekte artık doğalgaz azalacağı için (evet lan bitecek bir gün biliyosunuz di mi?) güneş enerjisi olsun, fosil enerji olsun, farklı tür enerji kaynaklarına yönelinecek ve bu iş kolunda çalışanlarda kazanacak.
bir de tabii görüntülü konuşma diyorum, çok iğrenç bir şey belki ama bu 900'lü hatlar vardır ya, onlar yakın bir zamanda görüntülü konuşmaya dönüşebilir ve o sektörde çok büyük bir patlama yaşanabilir. (bu da bir sektör sonuçta)

neyse bak ben para kazanacağınız şeyleri söylüyorum, daha ne yapayım yaa..

4 Aralık 2009 Cuma

gündem insanı

üç dört gündür internete çok fazla giremiyorum, gazete alacak zamanım zaten yok, bir de bunun üzerine internetten de takip etmeyince iyice uzaklaştım


ne oluyor, kim kime laf atıyor, kim kimi kesiyor bilmeden yaşıyorum, ee akşamları televizyon da izlemiyorum zaten, tamamen türkiye'nin gündeminden soyutladım kendimi

sadece kendi gündemim var, kendimin insanlara yaptığı laf sokmaları düşünüyorum, meclis oturumları yerine işyerinde yaptığım toplantıları değerlendiriyorum, maç muhabbetleri yerine bugün kaç dakika koştuğumu tutuyorum, türk dizilerini zaten izlemiyorum onun yerine kendi enrikalarımla meşgulüm, ekonomi desen cebimdeki para piyasalarını takip ediyorum

arada bir yapmak gerekiyor böyle, bir ara gazete aldım elime, benim hakkımda bir şey yazmamışlar, oysa tüm gündem bendim lan..

2 Aralık 2009 Çarşamba

sen

sen güzelsin..
başıboş dolaşırken sokaklarda
senin adını verdim en sevdiğim sokaklara

sen mutlusun..
seni gülerken görüyorum
sen hep gül, en büyük mutluluğumsun benim

sen yanıbaşımdasın..
gözümü açtığımda
sen oluyorsun, en mutlusu oluyorum

sen bensin..
O'sun sen
hep aradığım ve hiç bırakmayacağım

bayram namazı ritüeli

sanırım 6-7 yıl olmuştur. bayram sabahı eskiden babamın zoruyla götürüldüğüm bayram namazına gitmeyeli.
bu yıl bayram dolayısıyla memlekette olunca, babam bu sefer hiç zorlamasa da, erken kalkayım namaza gideyim dedim.


saat 07:45'te namaz başlayacaktı.
aydın bu sefer çok soğuktu, sabah kalktığımda bir an donacağım zannettim. tabi her bayram sabahında olduğu gibi ben kalkmadım, kardeşim kaldırdı beni.
babam 6.30'da kalkmış hızlı bir şekilde giyinmiş ve 45 dakika önceden cami içinde yerini almış, bayram sabahları insanların dini açıdan kendini tatmin edebilmesi için vesile oluyor. o kadar oluyor ki, camilerde yer bulunmuyor ve insanlar resmen kaldırımlarda namaz kılıyorlar.
bizim pederin erkenden kalkıp camiye gitme nedeni bu yani, içeriden yer kapacak üşümeyecek. ben tabii her zamanki gibi evden 5 dakika kala çıktım, yazık kardeşim de beni beklediğinden son dakikada yetiştik namaza,
bırak içeri girmeyi bahçesinde bile yer bulamadık, ben de elimde yıllar öncesinden kalma bir seccadeyle gittim direkt caminin karşısındaki kaldırıma oturdum. neyse efendim yaklaşık 10 dakika süren namaz bitti, tabii ben prosedürü iyi bilmediğim için yıllardır olduğu gibi etrafımdaki abilere bakarak kıldım namazı
onlar ne zaman eğiliyorsa ben  o zaman eğiliyorum, ne zaman kafalarını sağa döndürseler o zaman döndürüyorum, yalnız kopya çektiğim kişi de çok bilmiyormuş demek ki, 2 kere ekstradan eğildik abiyle beraber.
bu arada eskiden kuran kursu için para toplarlardı, şimdilerde yeni yapılacak bilmem ne sitesi için para toplanacaktır diye vaaz vermeye başlamış imamlar.
gelenektir, her bayram namazı sonrası insanlar birbirleriyle tanısınlar tanımasınlar bayramlaşırlar, tokalaşır öpüşürler, domuz gribi etkisini burada da göstermiş, bir kaç kişi dışında herkes uzaktan sadece tokalaştı.

1 Aralık 2009 Salı

ne berbat bişey bu tatil dönüşü iş muhabbetleri, internete giremedim bütün gün..

esefle kınıyorum

24 Kasım 2009 Salı

yetişkinlik 210 km hızla gidebilen bir arabaya sahip olup, 60 km'yi asla geçememektir

jeux d'enfants, julien janvier

24 Kasım

Babam emekli öğretmen
eskiden aydın'ın bir köyünde öğretmelik yapıyordu, sınıf öğretmenliği..
çocukların hepsi köy çocuğu olduğu için fakir olurlardı, ne zaman 24 Kasım gelse, babam elinde 20-30 kadar kağıt mendille eve gelirdi.
Çocuklar babamı çok severler ve ona hediye almak isterlerdi, ancak paraları olmadığı için ve mutlaka bir şey de almak istedikleri için, tenefüste kantine gider kağıt mendil alıp, hediye olarak onu verirlerdi.
Babam dünyanın en pahalı hediyelerini almış gibi gelirdi eve, tabii köyde olunca, okul yolundaki çiçekler de (eğer kasım olmasına rağmen hala kaldıysa) özenle toplanıp babama getirilirdi, o taze çiçeklerin kokusunu hala hatırlarım.

Öğretmenler günün kutlu olsun Baba, her ne kadar benim öğretmenliğimi yapmış olmasan da, geriye dönüp bakınca en çok şeyi senden öğrenmişim yine de.. (her ne kadar bunu sana söylememiş olsam da)

20 Kasım 2009 Cuma

fitness abileri

bir hastanede çalışmaya başladığımdan beri, en nefret ettiğim insan türünün doktorlar olduğuna kanaat getirmiştim, kendilerini tanrı sanan bu egoistler sinirlerime dokunurdu (bu başka bir yazının konusu),

ancak dün uzun bir aradan sonra (1 ay) spor salonuna gittiğimde en nefret ettiğim insan türünün ne olduğuna kesin karar vermiş bulunuyorum.
"spor salonlarındaki elemanlar"

oraya sırf vücut göstermeye gelen adamlar var biliyor musun, hayır bir de vücudunu gösterebileceğin kişiler erkek, çünkü bu işi soyunma odasında yapıyorsun, tiksiniyorum bunlardan.

ellerinde bir çantayla soyunma odasına geliyorlar, böyle bir etrafı kesmeler falan, bir de göbeği iyice içine çekmiş, göğüsleri şişirmiş, şişkin şişkin geziyorlar ortamda, ulan kime yapıyosun artizliği, bir gün gidip kıracam bacaklarını o olacak

bunlar hızlı bir şekilde etrafa şişkin bakışlar attıktan sonra, slowmotion hareketlerle yürüyerek ağırlık çalışmaya gidiyorlar, sporun sonlarına doğru ben de kendimce ağırlık çalıştığım için bunları inceleme fırsatı bulabiliyorum.



                                                  Temsili resim : ben ağırlık çalışırken


en güldüğüm şey ise şu oluyor, şimdi bir alette ağırlık kaldırıp 2-3 set yapacak ya, ilk bu muhabbetlere başlandığında hoca aralarda 10-15 saniye dinlenin der, bunlar set aralarında öyle bir coşuyorlar ki, yerlerinden kalkıp, naim süleymanoğlu gibi salonun içinde dolanıyorlar, gidip "ne yapıyosun şu an bilader sen" diye sorsan konsantre oluyorum der bu ayılar, madalya verecekler ya sonunda, ama bak yazınca olmuyor görmek lazım, o surat ifadeleri, o anne ben ağırlık kaldırıyorum tripleri, şahane, tam skeçlik

neyse efendim sporumuzu yapıyoruz ağırlık kaldırıyoruz falan, sonra sıra geliyor tekrar soyunma odasına gidip duş almaya giyinmeye, işte ondan sonra bende film kopuyor, olm resmen korkuyorum lan

şöle bir sahne düşünün vücudunu geliştirmeyi başarabilmiş 2-3 kıllı adam, altlarında toz bezi kadar küçük siyah slip don, her biri ortamdaki bir aynayı kapmış, şişine şişine geziyorlar, işin daha da vahimi bunlar giyinmek için altlarını da tamamen çıkarıyorlar, gavurların naked dediğinden oluyorlar (ıııyyy iğrenç iğrenç, erkekliğimden utanıyorum diyorum ya, o derece iğrenç)

hayır bir adam içinde en az 15-20 erkeğin bulunduğu bir ortamda niye tamamen çıplak kalır, düşünüyorum düşünüyorum cevaplayamıyorum, bir şey kanıtlamaya çalışıyor desem bana niye gösteriyorsun git kanıtlayacağın insanı bul.

resmen nefret ediyorum soyunma odasından, geçen gün ellilerinde bir amca böyle çıplak kaldı, yemin ediyorum bayılıyordum, düşünün artık

14 Kasım 2009 Cumartesi

eşim analist, hmmm o ne ola ki

insan bir ortama girip muhabbet etmeye başlayınca, konu ister istemez aynı yere geliyor. önce evli misiniz diye soruyorlar, sonra da "eşiniz ne iş yapıyor" diyorlar.

şimdi bu sorunun cevabı çooook büyük bir yüzde için gayet basittir, cevaplamak en fazla 2 kelimeyle halledilebilir. öğretmen, bankacı, ev hanımı, dansöz (oha), yönetici asistanı, mühendis gibi cevaplar verilebilir.

ama işte bende durum böyle olmuyor. eşiniz ne iş yapıyor diye soranlara, "finansal analist" demem gerekiyor ve o noktoda soruyu soran kişinin bakışlarından balatayı sıyırdığını farkedebiliyorum. önce biraz sessz kalıyor daha sonra gözlerini uzaklara doğru dikiyor, en sonunda da hmm yani "finansla alakala mı" diye soruyor.
yok konfeksiyonla alakalı

neyse zaten eşimin işini tam olarak öğrenmem 3 yılımı aldı, ben de soru soranlara kısa yoldan finans sektöründe çalışıyor deyip kesip atıyorum, eskiden açıklama isteyenlere borsadaki firmalarla ilgili analizler yapıyor derdim. ondan sonra bu sefer de, hmm ben bilmem ne için oynamıştım acaba yükselir mi, diye muhabbetlere maruz kalmaya başladım.

Halbuki onun için ne kadar basit, eşim mühendis diyor geçiyor, çat 2 kelimeyle hallediyor.

anam bir de bunların iki analist yanyana gelince muhabbetleri var ki en korktuğum şeylerden biri odur aslında, şimdi efendim bunlar bir başlıyorlar muhabbete, yok tüpraş karını düşük açıkladı, yok migros ayı şurdan kapattı falan filan, ben garip bir mühendis hayatı boyunca parayla aldığı en büyük riski lise yıllarındaki 20 doları olan insan, hiçbir şey anlamadan garip bakışlarla kendilerini seyrediyorum.

bir de blackberry veriyorlar ellerine, bildiğin elektronik pranga, allahtan benim yok, en azından "aaa odamda değildim mailinizi görmedim" diyebiliyorum, bunlar her yerde iletişim halindeler arkadaş, bir de bu firmalar gıcıklığına mıdır nedir, tam akşama doğru yayınlıyorlar karlarını, ya da biri yayınladı mı, diğerleri de peşisıra gönderiyorlar.

yaw insan bir sıraya koyar, hepsi aynı anda kar göndereceğine, her gün başka biri kar göndersin, şunu bir sıraya koysunlar, bence çok mantıklı, ben bunu ingiliz lorduna bir söyleyeyim. o herşeyi bilendir. her şey hakkında herkesten fazla bilgisi olandır. yok lan tanrıdan bahsetmiyorum lorddan bahsediyorum.

bak bu kadar yerdik ama iş arkadaşları on numara insanlar, topu topu 5 - 6 kişiler, hepsi de bayan, ben bunları birbirlerine hiç benzemedikleri halde çok karıştırırdım, o yüzden bir ara her birine lakap takmıştık, tabii efendim ben burda şimdi bunları söyleyip te kimseyi şimdi..

neyse analist dünyası dedikodularına da girecektim buradan ama çok ta ileriye gitmeyeyim, onu cansev hanıma bırakıyoruz :)

12 Kasım 2009 Perşembe

bugün benim ikinci kez doğduğum gün

sahi aşk neydi?

11 Kasım 2009 Çarşamba

kültür şoku yaşayan tembel

en çok kitap okuduğum dönem üniversitenin ilk yılıydı, bir sınıf dolusu loser mühendisadayı ile beraber ders grüyordum ve ısrarla onlarla sosyal bir paylaşmamaya çalışıyordum. Mühendis antisosyal bir karakterdir, bunu yıllarca yıkmaya çalışsam da, geriye dönüp baktığımda (biraz da tembelliğin verdiği etkiyle) evet antisosyaliz ulan.

neyse üniversite 1'de yurtta kaldığımdan ve yurttaki elemanların hepsi son sınıfa giden kişilerden oluştuğundan dolayı, akşamlşarı yapacak bir şey bulamazdım, zaten kız arkadaşım da yoktu, kendimi kitaplara vermiştim, hayatımın hiç bir döneminde o kadar kitap okumadım.

şu aralar da, akşamları uyumadan önce okumaya çalışıyorum, günün orgunluğu, LCD tv'nin çekiciliği, bu saatte yatılır mı yaw etkisiyle, yatağa geç giriyorum ve ancak 4-5 sayfa okuyamadan sızmış oluyorum.

Geçen pazar TÜYAP kitap fuarının son günüydü, eşim son 5-6 aydır deli gibi kitap okumakta, kolumdan tuttuğu gibi fuara götürdü beni,



ktap kokusu (bilene) dünyanın en güzel kokularından biridir, kendimden geçtim diyebilirim, insan birdenbire böyle kültür şokuna uğrayınca, bütün kitapları alası geliyor.

Ancak bu konuda önceden eşimle anlaşma yapmıştık, kendisi benim ne kadar maymun iştahlı biri olduğumu bildiği için, önceden kişi başı en fazla 2 kitap alıcaz diye anlaştık, o da gerçekten güzel indirim olursa

hatırlarım bir keresinde tomarla para verip çıkmışlığım, bir sürü kitap alıp hiçbirini okumamışlığım vardır, bu yüzden anlaşma yapmamız güzel oldu.

Tabi kitaptan uza kalınca ne alacağını şaşırıyorsun, baktım sunay akın imza veriyor, everim de kendisini, onun kitabını alıp imzalattım, hatta diğer kitap hakkımı da eşime verdim. Okusun kız, okuyo en azından

aydın boysan da oradaydı, önünde rakı kadehi olmayınca tanıyamadım önce ama o gözlüklerinin üstünden bakınca tanıdım, valla kitabını olmadım ama, rakı kadehim olsa kesin imzalatırdım lan.


neyse böyle bir fuar geçirdik, ayaklarımıza karasular indi, bu arada TÜYAP'ın içindeki kafe çok pahalıydı eskiden, fiyatlar az da olsa normalleşmiş, McDonald's a mecbur kalıyorduk her seferinde iyi olmuş.

9 Kasım 2009 Pazartesi

turuncu günler

yaş: 8-9 civarları
yer: Ananemin evi / Aydın / Germencik

ilkokula gidiyorum, annem çalıştığı için, okul sonrasında ananemde kalıyorum, annem iş çıkışı beni alıyor eve gidiyoruz. Böyle olan son yıllarım belki de, bir daha ki sene elime bir anahtar tutuşturuyorlar ve ben her okul sonrası eve gidip annem ve babamın gelmesini evde bekliyorum.

okul bitmiş yine, allahtan örtmen (öğretmen değil örtmen) z ödev vermiş bugün, hemen bitiriyorum, artık içim rahat bu akşam vicdanım sızlamadan televizyon izleyebileceğim allahım,

ananemin evi 2 katlı, annem gelmeden önce diyorum, bir keşif turuna çıkayım, üst kata çıkıp artık kullanılmayan bir odaya dalıyorum, odada bir dolap var içini açıyorum, dolapta bir kutu, onu da açıp karıştırmaya başlıyorum.

allahım, sanki bir ajanım ve bana verilen gizli görevi yerine getiriyorum, kutudan mektuplar çıkyor 3-4 tane mektup, mektubu açıyorum ve anlıyorum ki zamanında annemin arkadaşlarıyla yazıştığı mektuplar bunlar.

büyük bir heyecanla açıyorum mektupları, öncelikle zarf dikkatimi çekiyor, zarfın iç tarafları ve mektubun yazıldığı kağıdın yanları, o dönemin meşhur film ya da şarkı isimleri ile donatılmış, arım balım peteğim, senede bir gün vb. yazılar değişik renkte kalemlerle bir potpori oluşturmuş.

mektuplaşmalar, annemle bir kız arkadaşı arasında geçiyor, daha önce aynı okuldalarmış ama kız başka bir okula gidince aralarında mektuplaşmalar başlamış.




o kadar saf ve güzel yazılmış mektuplar ki, bugün hala hatırlıyorum, yeni okulunu sevmiş ama onsuz çok mutsuzmuş, keşke annem de yanında olsaymış, eskisi gibi beraber dolaşabilselermiş,

sanırım her kadının hayatının bir döneminde, ikizi gibi dolaştığı bir kız arkadaşı oluyor, erkeklerde böyle değil bu, ama tanıdığım her kadının hayatında böyle bir arkadaşı olmuş, herhalde o kız da annemin "ikizi"ydi.

yazı karakterleri, y'lerin çengelleri dikkatimi çekiyor, acaba ben de böyle yazabilir miyim bir gün diye düşündüğümü hatırlarım. tüm mektupları okuyorum, aşağıdan ananem bağırıyor "oğlum nerdesin" diye. mektupları bir ajan misali hiç elenmemiş gibi kıvırıp yerlerine bırakıyorum.

nasılsa aklıma geliverdi geçen gün, ne güzel günlermiş onlar, saf, temiz, arı balım peteğim günlermiş, turuncu günlermiş, 

bir dahaki gidişimde, ananemin evinin o üst katına çıkıp tekrar bulacağım o mektupları, ve kendi kitaplığımın en güzel yerinde saklıyacağım, ileride, ne kadar güzel günler, saf duygular yaşanırmış görmek için.

şimdi facebook ta tarla ekip biçenleri görüyorum, üzülüyorum..

5 Kasım 2009 Perşembe

oik oik

RTE'ye karşı olmak için domuz gribi aşısı oldum bugün

hala baş dönmesi, bayılma, civa kusma vb. etkiler yok, sapasağlamım valla

Hastanenin tüm nörologları olunca, ben de yaptırdım oldu, tavsiye ederim :)

Not: Osman Durmuş sana sesleniyorum, amerikalının civası varsa, Türk'ün bana bişey olmaz gücü var, bunu unutuyosun

2 Kasım 2009 Pazartesi

ankaradaki sınava gergin joker veledin dolmasındaki ada

hep böyle oluyor, ne zaman toplu taşıma aracına binsem mutlaka bir veledi çekiyorum kendime.
arkamda, beni rahatsız etmek için doğurmuş annesi, önce koltuğuma ayağıyla vuruyor, yetmiyor saçımı çekiyor aralarda, ben arkaya dönüp, takınabileceğim en kibar gülümsemeyle annesine bakıyorum, aslında bu bir nevi "çocuğuna sahip çık kadın" bakışı bu, her an o gülümsememenin ardından bir canavar çıkabilir. (bok çıkar)


işi gereği devamlı gülmesi gereken insanlar beni hep ürkütmüştür, bu sabah uçakta arkamdaki velet arada bir saçımı çekiştirirken, o karşımda belirdi, yüzündeki gülümseme tüm suratını kaplamış bir biçimde bana doğru geliyordu
mesleği gereği hiç bir şekilde somurtamayan ve yaptığı ağır makyaj arkasında kim bilir ne düşüncelerle meşgul, o joker suratıyla bana bakıp "bir şey istermiydiniz minvalinde birşeyler söylüyor, öyle korkuyorum ki, cevap bile veremiyorum
(tam bunları yazarken "ada ben ayrılmak istiyorum" diyen ıssız adamı izliyorum ankarada bir otel odasında, aslında yarın gireceğim sınava çalışmam gerekirken, anti popülist olmak her zaman çok kolay olmuştur, insanlar sırf böyle olacağız diye demediklerini bırakmadılar bu filme, ama ben seviyorum lan, gözyaşlarımdaki pınarlarla birlikte seviyorum hem de, istediğim gibi ağlayabilirim hem, yalnızım ne de olsa)
"yoooo teşekkürler" diyerek tedirgin bir biçimde kafamı sallayabiliyorum sadece, keşke arkadaki veledi de korkutabilse beni korkuttuğu gibi

dediğim gibi ankaradayım bu akşam, sabah geldim yarın akşam gideceğim ve bu akşam ki niyetim kimseyle görüşmeden ders çalışmaktı, yemek yiyeyim diye kızılay'da dolaştım biraz, sevmedim valla, artık soğuğundan mıdır, her 10 metrede bir karşıma çıkan melih gökçek afişlerinden midir bilmem, sevmiyorum bu kenti, topu topu 3-4 kere geldim aslında ama, bir kentte deniz yoksa o baştan kaybetmeye mahkumdur benim için.

koca koca adamlar sınava gireceğiz yarın, tüm masraflarımı şirketim karşıladığı için mutlaka geçmem gereken bir sınav yarınki, gerginim biraz, parasını kendim verseydim bu kadar gerilmezdim herhalde, bakalım nasıl geçecek
(ada; o koca dolmaları yerken dank diye söyledi ayı, ulan boğazında kalcak kızın bekle bi ağzındakileri bitirsin bari)

çok kopuk kopuk oldu biliyorum, ancak o joker suratı çıkartamıyorum yine de aklımdan, bak nasıl bağırıyor ada, ee haklı kız az bile bu hıyara..

27 Ekim 2009 Salı

dans ortamlarının gerilen abisi

evet o benim

orda lan işte bak köşede, sallanıyor kendi kendine..


ne zaman bir club ortamına girsem, ortamda mutlaka benim gibi adamlar görüyorum, müzik ister canlı olsun, ister tekno, ister rock hep aynı sallanma şekliyle, kafasını yukarı aşağı hareket ettiren adamlar.

ellerden en az biri mutlaka kotun ön cebinde olmalı, ancak sadece baş parmak cebin içinde olacak geri kalan 4 parmak aşağı doğru indirilerek bir yandan ritim verecek.

ayaklar havaya kalkmamalı, dizden kırarak ritim verilmeli, eğer şarkı biliniyorsa, bağırarak değil hafif mırıldanır gibi dudaklar kıpırdamalı.

içki içilen bir ortamsa (değilse ne işin var zaten) sol el kotun ön cebindeyken sağ elde bira şişesi veya votka bardağı tutulmalı (votka dediysem meyve suyu işte, içine votka koyulduğunu görmedim daha) ve bu bardak ile ritim verilmeli

hah bak neredeyse unutuyordum; böyle mekanların vazgeçilmezi, gecenin en neşeli ve enerjik arkadaşının devamlı yanına gelerek "hadi abi ya canlan biraz" minvalinde dansıdır.

böyle biri yanına geldiğinde ritim dizden verilirken hafiften bele doğru kayabilir, en fazla 5 saniye enerjike doğru kafa sallanır ve sözlere eşlik edilir, daha sonra enerjik yanınızdan ayrılarak yeni kurbanlar bulmaya gittiğinde, biraz önceki duruma geri dönülebilir.

yapmayın arkadaşım, kıymayı bu adama, rahat edemiyor işte böyle yerlerde, herkes ona bakıyor gibi geliyor, sanki sahnede herkes durdu bu hasbamı seyrediyor, daha sonra deli gibi gülecekler, "gördün mü abi ne salakça kıvırıyordu" diyecekler, allahım düşünmesi bile korkunç

ancak geçen hafta sonu jazzstop maceramda bunu biraz kırdım galiba, müzik çok güzeldi, ortam güzeldi, arkadaşlar güzeldi, bir ara baktım bildiğin dans ediyorum lan, ağır abi rollerini bırakmışım,

aaaaa bi baktım kimse bana bakmıyo dans ederken, habuki sahneyi boşaltıp, çevremde çember olarak beni alışlayacaklarını bekledim hep..

26 Ekim 2009 Pazartesi

tembelim mütemadiyen

daha önce dediğim gibi, fenerbahçe stadının hemen yanında oturuyorum (bakınız şurada da bahsetmişim.) ve koyu denebilecek bir fenerbahçe taraftarıyım.


evden görünüş

dün, yani derbinin olduğu maç günü yine bizim oralar rengarenkti, çoğunluğunun sarı lacivert olduğu renk cümbüşü tüm gün sürdü, saat 16 gibi yani maçın başlamasına daha 4 saat varken ve fenerbahçe stadı sinema misali alınan biletin numrasına oturulan bir stadken kuyruk olmuştu bile.


bu da evin diğer cephesinden görünüş

bir an gaza geldim, çubuklu formamı giyip maça gidemesem de (bilet bulamadım çünkü) aralarına karışayım, beraber tezahürat edeyim dedim.

ama dedim ya, tembelim mütemadiyen

Not: ha bu arada bir mahsun mor menekşe ağlıyor mu ne? ehehe

24 Ekim 2009 Cumartesi

berber gerginliğinin saçlardaki etkisi

yıllar oldu, anlaşamıyoruz işte


dünyada belki de en nefret ettiğim şeylerin başında geliyor berbere gitmek, kadınların daha bir başka iletişimleri oluyor kuaförlerle ancak erkeklerde durum böyle değil, yıllarca yer değiştirip durdum, en uzun süre aynı yerde ikamet ettiğimde de saçlarımı omuzlarıma kadar uzatmıştım.

o yüzden muhabbet ettiğim kanka olduğum bir berber yok,

istiyorum ki gideyim, nasıl bir şey istediğimi söyleyeyim çat diye yapsın o modeli,

geçen gün gittim yine, hem ucuz hem de işyerine yakın olduğundan dolayı işyerimin yanındaki sitenin berberine gidiyorum son 5-6 keredir. öğle arasında işimi hallediyorum böylece.

gittim dedim ki, "bilader bak bu saçlar çok uzadı, yanlarım ayrı telden oynuyor, favorilerim özgürlüğünü ilan etmiş, üstler desen her türlü jöle ve su olaylarına karşı tek başına savaşıyor" bunları bir düzeltelim.

tabii kocaman bir kafam olduğu için, çok kısa da kestirmek istemiyorum, sonra bööle eblek bir hal alıyorum çünkü,

dedim ki "üstler biraz uzun kalsın ama şu yanları güzelce bir kısalt favorileri düzelt", "tamam abi" dedi başladı bu kesmeye.

şimdi her berberin bir ekürisi vardır, bu velet gelir başınıza dikilir, sözüm ona berberden taktik kapacak, nasıl kestiğini inceleyip ileride kendi berberini açacak, bu veletler genelde yerleri süpürmek, müşterinin üzerindeki kılları silmek gibi görevlerinin yanında bir de müşterinin tepesinde dikilip bir trene bakarcasına gözlerini dikerler.

uyuz olurum, arada bir de çocukla gözgöze geliriz iyice sinirlerim bozulur, her seferinde geriliyorum, bir yandan da tabii klasik berber değirmelerine karşı siper almaya çalışıyorum.

ben bunları düşünüp, bir yandan da bu zorlu durumda siperimi almışken, bir baktım bizim berber enseme bir ayna dayamış, "tamam mı abi, enseler olmuş mu" diye soruyor. ulan ne zaman bitirdin de enseme geldin hıyar.

ben tabii yüzüme dikilmiş gözlerle bakan bir velet ve ensemde aynayı bir o yana bir bu yana sallayan bir berberle, daha doğru düzgün enseme bakamadan "tamam yaaa gayet güzel olmuş" diyerek. kestirip attım.

berber dükkanlarının bir kokusu vardır, o kokudan da kaynaklanıyor diye düşünüyorum basiretim bağlanıyor, her seferinde "ulan güzel olmazsa, bu götüme benzedi deyip düzelttirecem" diyorum ama yapamıyorum.

kıssadan hisse, yanlar kısacık üstler horoz şeklinde dolaşıyorum, artık tenteni mi örnek vereyim, prekaziyi (arkalar da kısa ama) mi bilemiyorum.

bi dahakine böyle olmayacak yalnız, önce veledi bakkala göndericem birşey aldırmaya, sonra da berbere dönüp "götüm gibi oldu düzgün yap şu işi" diyicem, diyemiycem di mi?

22 Ekim 2009 Perşembe

NEFES VATAN SAĞOLSUN



Dikkat: Spoiler içeriyor olabilir

Dağıldım, darmadağın oldum
nefes, nefesimi utarak izlediğim filmlerden biri oldu.
her ne kadar içinde vatan sevgisi olsa da, mecburen orada olan ve bir kafesin içinde ölümü bekleyen çocuklara hüzünlendim.
daha kolay yürüyelim diye koşturuyoruz çocukları dedi yüzbaşı, siz ankarada istanbulda yaşayabilin diye biz bu dağlarda ölüyoruz dedi. seni seviyorum diyebilmenin erkeklikle alakası olmadığını algıladı, bu dağları da ankara kadar sevdim ben diye söyledi.

askerliğini yapıp ta etkilenmeyecek bir türk evladı olabileceğini düşünmüyorum.

inanılmaz güzel çekilmiş sahneler, inanılmaz gerçekçi hikayeler vardı, izlediğim salondaki erkeklerin çoğu hüngür hüngür ağladı bazı sahnelerde, en taş kesilen adamı ble ağlatabilecek bir film bu, herhalde sırf bu yüzden sonuna bir şarkı sahnesi daha eklemişler, ağlayanlar gözyaşlarını silsin rezil olmasın diye.

yıllardır amerikan dayatması vietnam filmlerinde etkilenen bünyeyi kendinden geçirtmiştir.

şimdi ben öyle çok milliyetçi bir adam değilim, görüşüm de sağ odaklı değildir açıkcası, ancak eşimin de beni eleştiridiği bir noktam var, ölsünler istiyorum. o dağlardaki tüm kürtlerin kökü kazınsın istiyorum. adam gibi aşağıya inmiyorlarsa cesetlerini indirelim istiyorum.
çok şiddet yanlısı bir adam da olmamama rağmen hislerim böyle engelleyemiyorum işte, o yüzden filmin sonunu beğenmedim (izleyince anlayacaksınız),
öyle bişey olmaz arkadaş, filmin tek eleştirdiğim noktası orası, ya da ben çok kötü ruhlu bir insan da olabilirim, ama kendimi yazdığım bir yerde, kendi içimden gelmeyen şeyler yazamam, yazmamalıyım, bu konuda hümanist, dost yanlısı bir tutumum yok.

Not: her nekadar arabesk gelse ve burun kıvırsak ta, sondaki emrah şarkısını bilmeyen yoktur herhalde, götür beni gittiğin yere

21 Ekim 2009 Çarşamba

içinde alçı geçmeyen çocukluk

bu sabah tuvalette uykusuz okurken bir şey farkettim.

ben hayatım boyunca hiç kolumu kırmamışım lan, ya da ayağımı


bu yüzden hiç okula alçı ile gitmemişim, hiç alçımın üzerine imza atmamışlar, sınıftakileri başımda toplayıp, nasıl kırdığımı veya nasıl alçıya alındığını anlatmamışım.

aralarda "olm çok kaşınıyo ama alçı var işte" deyip gözlerimi yere devirerekten hüzünlü bakışlar atamamışım.

içimde kalmış resmen, bu saatte sonra kırsam da başımda toplancak öğrenci bulamıycam, hem bu yaştan sonra üzerinde kırmızı ya da mor kalemle "geçmiş olsun arkadaşım" yazan bir kolla gezemem ben.

13 Ekim 2009 Salı

nefret ediyorum

- Kadıköyde her allahın günü horon çeken karadenizlilerden, kafa bu kafa
- gelicem gelicem diyip son dakika bahane uydurup gelmeyen hıyarlardan,
- kalabalık bir ortamda dans etmeye çalışırken, içkinin etkisiyle etrafına dikkat etmeyip ona buna çarpan kişilerden
- bi bok iş yapmayıp yapıyomuş gibi görünen dalkavuklardan, nedir bu işin sırrı çözemiyorum
- kendini acındırıp, her olayı dram haline getiren insanlardan, yemezler yavrum
- koltuk altlarından terleyenlerden, o nasıl bir örüntü öyle yaw
- normalde konuşmayıp, iki satır aramayıp, facebook üzerinden arkadaş canlısı olan kediciklerden, bi gidin lan
- araba kullanmayı bilmeyip trafiğe çıkıp, bir de iyi araba kullandığını sananlardan, boşalt lan emniyet şeridini
- sakin sakin giderken öndeki arabayı sollayacakken, arkadan gelen arabanın ön arlarına abanmasından, güç denemesi yapıyo sanki öküz
- yapmacık gülüşlerden, hemen çakarım ona göre
- devamlı toplanıp toplanıp karar alan ama bir türlü hayata geçirmeyen mesai arkadaşlarından, olm yapmıcaksanız niye toplanıyonuz o zaman
- E-5'te çiçek yada bilimum gereksiz eşya satanlardan, trafiğin nedeni sensin
- 18 yaşında üniversitede okuyup, bir kaç kitap okuyunca tüm hayatın anlamını çözdüğünü sananlardan, gel anlatayım ben sana
- iş yoğunluğu nedeniyle bloguma yazı yazamamaktan, ehehe hadi len
- herhangi bir kuyrukta araya kaynayanlardan, hepiniz yanacaksınız
- kadıköy meydanını kuşatmış, son ses horon tepen karadenizlilerden, bak yine yazmışım bunlardan iki kat nefret ediyorum

9 Ekim 2009 Cuma

çanlar kimin için çalıyor

venedik
dünyanın belki de en romantik, en meşhur şehri

aşıkların kenti bir yerde, suyun üzerinde yüzlerce adadan oluşan bir yer, tüm adaları köprülerle birbirlerine bağlamışlar, gerçek anlamda bağlamışlar ama, zaten zeminde bir temeli olmayan adacıklar bunlar, diplerinde kazıklar var, zamanında osmanlı ile savaşırlarken de bu kazıkları çok kullanmışlar, gelebilecek saldırı tabii ki her yer su olduğu için denizden gelebilecekmiş ve denizden gelen osmanlıları gördüklerinde kazıkları ortaya çıkarıp gemilerin kıyıya yanaşmalarını engelliyormuş.

çok uzun bir çan kulesi var burada, bu kule her sabah esnafın dükkanlarını açması için, her akşam dükkanlarını kapatsınlar artık diye ve arada bir de halkı meydana toplamak ya da birilerini infaz etmek için kullanılırmış ve hala venediğe gittiğinizde bu saatlerde çanların çaldığını duyabilirsiniz.

biraz önce bahsettiğim gibi venedikliler neredeyse tüm tarihleri boyunca türklerle savaşmışlar ve tarihin birinde bir osmanlı komutanını esir tutmuşlar, bu komutan buradan kaçmış ve kaçarken de duvara bir gün bu saatte buraya döneceğiz yazmış, işte o tarihten sonra venedikteki bu çan kulesinde her gün o saatte (yaklaşık 12 civarları) çanlar çalıyor, türkler gelebilir dikkat edin diyw. bu çan bugün hala o saatte çalıyor.

ünlü çanlar kimin için çalıyor lafı da bu çan kulesi için söylenmiş bir sözmüş ve buradan geliyormuş

not: evet masal gibi oldu ben de biliyorum

30 Eylül 2009 Çarşamba

örtmenim örtmenim

yaş ve mevki farketmiyor, insan ne olursa olsun, kim olursa olsun, ders ortamına girdi mi, biri ona ders anlatmaya başladı mı ve sıralara oturdu mu, tüm eski alışkanlıkları geri geliyor

italya dönüşü, enerji yöneticisi eğitimine başladım, hiç iş yerine gitmeden 8 ekim'e kadar bu eğitime devam edeceğim, sabah 9 akşam 5 bir sürü teknik konuda mühendis seviyesinde eğitim alıyorum, böylece italya seyahati ile birlikte 2,5 hafta işten uzakta olmuş olacağım, insanın hiç dönesi gelmiyor valla



eğitim sırasında internet bağlantısı olmasına rağmen laptop'umu götürmediğim için oradan internete giremiyorum, zaten italyada da internete girtmemiştim (niye gireyim zaten gezmek varken) böylece yaklaşık 2 haftadır her türlü haberden yoksunum, fenerimin maçlarını bile babamla telefonda konuşurken öğrendim, kanaryam şahlanmış yoluna devam ediyormuş.

ha şu an istanbuldayım ama internet sağolsun çok uzun zaman önce bendeki gazete okuma alışkanlığını, internetten haber başlıklarını okuma alışkanlığına sevk etmişti, neyse bu saatte bloga yazı yazmam bundandır yani, internete giremiyorum sabahları

konumuza dönecek olursak toplam 3 gündür bir eğitimdeyim ve 1 hafta daha sürecek kasıntı bir eğitim, resmen sabah öğlen yoklama alıyorlar ve mecburen her derse girmek zorunda kalıyorum

eğitimin amacı çok güzel, kısıtlı olan ve her geçen gün bitmeye devam eden enerji kaynaklarının verimli kullanılması için 2008 yılında çıkarılan bir kanunla (enver kanunu diye geçiyor) belli bir enerji tüketen her binanın bir enerji yöneticisi olmak zorunda ve bu enerji yöneticisi de sertifikalı olmalı, işte benim gittiğim eğitim sonunda da bu sertifikayı veriyorlar
 
tabi olay kanuni ve yaptırımı para cezası şeklinde olunca ilgi büyük ancak şu an çok bilinmediği için sadece büyük şirketlerin yöneticileri, müdürleri, mdr yrd ve sorumluları katılıyor şu an gittiğim eğitimde de bir sürü yönetici arkadaş mevcut

başta dediğim gibi, yaşları ve mevkileri ne olursa olsun (bu arada en gençleri benim) ders başladığı anda ve sınıf ortamı, öğretmen olduğunda herkes bir şekle bürünüyor
kimi her derste atlayıp, bir şeyler anlatarak ne kadar bilgili olduğunu göstermeye çalışıyor, kimi devamlı telefonuyla uğraşıyor, ki mi de devamlı not tutuyor, ki mi de devamlı yanındakiyle konuşuyor

ben ise bu kategorilerin hiçbirine  girmiyorum, zaten oldum olası derse girmeyi sevmezdim, hatta üniversite hayatım boyunca sabah derslerine kalkmama ve gitmeme gibi bir huyum hep olmuştur, tabii bu eğitim paralı ve şirket tarafından bu ücret ödendiği için yoklamalara katılıyorum, sınıf mevcudu 16 kişi olduğu için yerime imza atma gibi bir olay da olamıyor.

ben yine her zamanki gibi en arka sırada dersi dinlerken ve elimde devamlı bir kalem döndürürken buluyorum kendimi, kendimi öne atmıyorum bilsem bile söylemiyorum (sanırım sınıfın en küçüğü ve en toyu olmamda da bunun katkısı var) arkada sessiz sakin bir şekilde kalem döndürüyorum

sanırım en çok özlediğim şey bu olmuş kalem çevirmek, hatta bazen ders aralarında bile kodaman amcaların muhabbetlerinden sıkılıp sırama oturuyor ve kalem çeviriyorum.

özlemişim lan, karar verdim yarın ders ortasında izin isteyip tuvalete gitcem maksat eski günleri analım..

Not: italya i - na - nıl - maz güzeldi, tuttuğum notları ara ara paylaşmayı düşünüyorum, sırasıyla venedik-floransa-siena-san giovanni (yada buna benzer bileydi unuttum valla) - pisa- roma-ortievo-pompei ve napoliyi gezdik 8 gün, anlatacak o kadar şey birikti ki, toplam 630 fotoğraf ve 210 dakika video çekmişiz, tüm italya tarihini ezberledim lan 

18 Eylül 2009 Cuma

italya

heyecan var şimdi evde ve bende de tabii ki..

yaklaşık 3 gündür işyerimde sadece italya çalışıyorum, evet bildiğin italya, roma'da nereye gidilir ne yenir, metro durakları nerede, en güzel müze ne tarafta kalıyor.

floransa'da ulaşım nasıl yapılır, pisa kulesi çok uzakta kalıyor mu? trenle kaç saat sürüyor, floransanın en yüksek tepesi nerededir.

venedik'te meşhur kanallara yüzülerek gidilir mi (yuh), gondol fiyatları ne kadardır, gidince maske almayanı dövüyorlar mı?

bu ve buna benzer soruları çalışıyorum, gayet ciddi bir şekilde sınava hazırlanır gibi hazırlanıyorum, arada notlar alarak, önemli yerlerin altını çiziyorum (mesela floransadaki michelengelo(böyle yazılıyordur umarım) tepesine mutlaka gidilecek, vatikanın ünlü merdivenlerine mutlaka tırmanılacak vb.)

bu akşam italya'ya uçuyoruz, pronto tur ile, tam 7 gece 8 gün sürecek bir italya macerası yaşamaya,

geçen sene de ispanya'ya madrid'e 3 günlüğüne gitmiştik, ilk yurtdışı maceramdı benim, aşık olmuştum madrid'e hala aşığım gerçi, bakalım italya ne gösterecek

ingilizce bilmenin rahatlığı olsa da, geçen sene sıfır ingilizce bilen ispanyol kasiyerlerle tarzanca anlaşmıştık, ancak şimdi italyanca konusunda kendisini geliştirmeye hevesli eşim var, ingilizcenin yetmediği durumlarda tarzancamıza italyanca da katabileceğiz.

dönüşte izlenimlerimi paylaşıcam tabii ki, fotoğraflarla destekleyerek.

vala bak yine içim kıpır kıpır oldu heyecanlandım,

yağmurlu bir italya bekliyor bizi muhtemelen, olsun lan, yazın çok sıcak oluyomuş zaten, böyle püfür püfür italya havası alır geliriz biz de..

15 Eylül 2009 Salı

murat murathanoğlu

dün maçı izlerken aklıma geldi,

murat muratanoğlu spikerliği bıraktığında ne yapacaz lan biz..

kadir gecesi orucu

çevremdeki çoğu müslüman türk vatandaşı gibi kadir gecesinin olduğu gün oruç tutuyorum. bu yüzden dün gece sahura kalktım, ancak nedense bir türlü tam olarak hatırlayamıyorum.

eskiden de böyleydi bu, gecenin karanlığından mutfağın ışığına gittiğimde her şey bulanıklaşıverirdi, bulanık peynir, bulanık salam, bulanık çay..

özellikle yüzümü yıkamıyorum böyle durumlarda, aklımca bir an önce yemeğimi yiyip daha sonrasında hemen uykuya dalacağım..

ritüel evlendikten sonra da devam etti, biricik karıcım benden daha erken kalkıp bir şeyler hazırlamış sağolsun, nasıl uyandım mutfağa nasıl gittim çay içmeye nasıl başladım hiç hatırlamıyorum. bir ara çay damağımı yaktı da nerede olduğumu idrak edebildim.

sabah kalktığında ise rüya gibi geliyor insana, ne konuştuğumu bile hatırlamıyorum..

evet karnım tok olduğuna göre gece uyandım sanırım ve bir şeyler yedim. davulcu uğramıyor bizim oralara nedense ama geliyor da biz mi duymuyoruz yoksa nasıl olsa bunları uyandıracak bir saatleri vardır diye mi düşünüyor bilemiyorum.

ama sahur güzel lan aslında, bir de şu kanımın guruldaması olmasa

12 Eylül 2009 Cumartesi

geç te olsa, önlem almak ta bir şeydir

birşeyler olduktan sonra önlem almada üzerimize yok,

dün akşam (en azından benim bölgemde) yağmur yağmadı. allaha şükür yağmadı, ancak gece dışarı çıktığımda şu manzara ile karşılaştım.

oturduğum yerin yakınındaki barlar, restoranlar kapı önlerine kum torbaları yığmışlardı ve bazıları da bir yerlerden dalgıç pompa getirmişlerdi.


sel olursa kum torbaları set olacak, içeriye su dolarsa dalgıç pompa vasıtası ile suyu dışarı atacaklar.

sevindim açıkcası, mühendis olarak çalışmamın dışında, çalıştığım yerde aynı zamanda acil durum yöneticisiyim, bu yüzden bu konularda böyle gelişmeler oldu mu seviniyorum.

geçen yazdığım gibi 4-5 kamerayla istanbulu seyrederek olmuyor bu işler, plan program lazım, plan program çerçevesinde çalışmak ta nedense bizim türklerin hiç beceremediği bir şey,

nedense günü kurtaracak şeyler yapmayı çok iyi beceriyoruz da, ileriye dönük projelendirme de çok eksiğiz, en büyük problemimiz de bu zaten

10 Eylül 2009 Perşembe

harika milli takım

bak ben bugün milli maç hakkında yazacaktım unutmuşum..

inanılmaz güzel bir maçtı, tüm oyuncularımız harika oynadılar, defansı yerinde hücumu yerinde yaptılar, tam zamanında preslerle rakibi durdurmayı bildiler ve bu sayede gruplarında birinciliği garantilediler.

ne o şaşırdın mı, tabii ki basketbol milli takımından bahsediyorum, inanılmaz harika işler çıkartıyorlar bu turnuvada

futbol maçını da izledim tabii ki ama ne siz hatırlatın ne ben hatırlayayım

utanın biraz

dehşet içinde izledim görüntüleri

kadıköyde yaşamama rağmen dün bizim buralara çok uğramadı yağmur, bir ara gece gök gürültüleriyle uyandım, normalde içinde doğru düzgün su olmayan kurbağalıdere gürül gürül akıyordu, gece saat 4 sularında oluyordu bu olaylar, ben bilemedim karşı tarafın bu kadar su altında kalacağını

internet sitelerinden ne kadar takip edilse de televizyondan izlemek gibi olmuyor, olay anında muhabirler olay yerine gidince vehameti daha görebildim, istanbul'un en ana arteri sular içinde, buna sular içinde demek te çok doğru değil aslında bildiğin nehir olmuş, 2 metre boyunda bir nehir,

oradaki çaresizliği düşündüm, arabanın üstündeyim ve her yerden su geliyor, iyi yüzme bilmeme rağmen suya atlayamıyorm, çünkü hemen ileride suyun taziğin ne kadar fazla olduğunu görüyorum, asfaltı, arabaları kaldırmış su, bunun yüzmekle alakası yok

o kadar utanmaz, artık suratı kayış gibi olmuş, siyasi emelleri uğruna ruhlarını satmış insanlar var ki, utanmadan televizyonlara çıkıp milyonlarca insana suçlunun istanbullular olduğunu söylemişler, açıkcası ben televizyona çıkmaya bile utanırım, suratlarından akıyor artık pislikler,

onların soyundan gelenler, onların anlayışlarından gelenler yağmalıyordu işte dün, 2-3 paralık insanlar, sabah nihat sırdar söyledi radyoda niye çalıyorsunuz demişler, bunlar da onlar zaten oruç tutmuyor bir şey olmaz demişler, allah belanızı versin, ne diyeyim bilemiyorum ki, akşam iftar sofrasında o çaldığınız porselenlerle yemek yiyecekseniz, boğazınızda kalsın tüm yiyecekler

bu hasta ruhlar başımızdaki hasta ruhların uzantısı işte, vali yağma yok diyormuş, ayıp ayıp, gözümüze baka baka yalan söylüyorlar artık adiler, şerefsizler

afet merkezinde oturup çay içiyorlar bütün gün herhalde, haa pardon ramazandaydık değil mi, çay içmiyorlardır o zaman müslüman insanlar, oraya 5-6 trafik kamerasının görüntüsünü aktarmakla olmuyormuş demek ki,

31 kişi ölmüş lan, neden bahsediyosunuz hala, bugün önlem alırlar artık götümün kenarları, önce başımıza gelecek tabii, sonra akılları başına geliyor, tekrar söylüyorum allah belanızı versin, utanın biraz adi şerefsizler

8 Eylül 2009 Salı

naber??

yazmıyorum ne zamandır, zaten topu topu 3-5 kişi okuyor, ha okunsun diye değil içimdekileri dökeyim diye yazıyorum ayrı, ama özlediniz mi lan haa, valla mı.. iyi o zaman

çok yoğun şu sıralar, iş güç akşam nasıl 6 oluyor anlamıyorum, o yüzden yazı yazamaz oldum bu aralar,

tembelik etkeni de var tabii bunun içinde, bıraktım sanmayın diye yazıyorum, çok umrunuzda değil muhtemelen ama yazıcam yine haberiniz olsun

2 Eylül 2009 Çarşamba

yurt dolabı özgürlüğü engellenemez!

hiç güleceğim yoktu sevgili blog, sabah sabah eşim şu haberi gönderdi.

haberde kısaca şöyle diyor, erdoğan, yurtlarda öğrenciler sabah dolabı açtıklarında kendi suratlarını görsün istiyormuş bu yüzden her dolaba ayna takılmasını istemiş.
ha ha ha, bak valla tutamıyorum kendimi, ofiste gülmekteyim, bu adam hiç yurtta kalmamış anlaşılan ama ben kaldım, anlatayım

lise dönemim 3 yıl yurtta geçti, ondan sonra 2 yıl kadar da üniversitenin yurdunda kaldım, toplam 5 yıllık bir yurt hayatım mevcut, bu beş yılda, bir çok dolabım oldu diyebilirim.

bilmeyenler için söylemek gerekirse bir yatılı öğrenci dolabı küçüktür, 3, yok yok 4 kısımdan oluşur, en üstte jöledir, diş fırçasıdır, ıvır zıvırdır koymak için bir alan, ortada kıyafetleri koyabileceğiniz gömleklerinizi asabileceğiniz bir alan ve en altta da ayakkabılarınızı ya da arkadaşlarınızdan saklamaya çalıştığınız yiyecekleri koyabileceğiniz bir alan olur, bir de 4. kısım olarak dolabın kapağı vardır. bu kapak biz yatılı öğrencilerin yaratcılıklarına bırakılmıştır.

şimdi hatırlarım benim kapağımda (lisedekinden bahsediyorum) lateitia casta ve demet şener (taş olduğu zamanlar) fotoğrafı vardı, her sabah uyandığımda o fotoğraflara bakar ve kendimi iyi hissederdim.

şimdi efendim erdoğan demiş ki; yurtlardaki olumsuz görüntüyü ortadan kaldırmaya çalışıyoruz, her dolaba ayna koyalım, öğrenci sabah uyandığında kendini görsün sayın erdoğan şimdi size buradan soruyorum, acaba ben sabah lateitia casta'yı gördüğümde mi daha mutlu olurum, yoksa saba uyanmış yüzü şişmiş, darmadağınık bir öküz yavrusu gördüğümde mi?

ben ne olacağını söyleyeyim, yurdum öğrencisi alacak o aynanın üstünü kız arkadaşının ya da sevdiği bir mankenin fotoğrafı ile kaplayacak, kimse bizim dolabımızın kapağıyla oynayamaz kardeşim

1 Eylül 2009 Salı

şafak doğan güneş

15 mayıs 2008 günü (bir buçuk yıl önce) geriye dönüp bu kadar zaman geçtiğini görünce çok şaşırıyor insanoğlu, bırak günleri, saatlerin bile geçmediği kabus dolu bir 156 gün sonrasında bir bakıyorsun yüzlerce gün geçmiş aradan, çabucak, hızlı.

hayatımın 156 gününü çalmış bir sistemden söz ediyoruz, hiçbir işe yaramadan geçen 156 gün, mühendisim ben, devletin, okumam ve mühendislik yapmam için kurduğu üniversiteden mezun oldum, yükseğini de okuyup yüksek mühendis oldum, ancak hem kendim adına hem ülkem adına yararlı olabileceğim bu 156 günümü heba ettim. hiçbirşey yapmadan gelen telefonlara baktım sadece (elektronik mühendisiyiz ya)

arada bir telefon gelirdi ana karargahtan, albay şimdi çıktı diye, albay'ın karargah dışına çıkması bile büyük bir korku yaşatırdı bize, ya gelirse, ya bize uğrarsa belki gelir diye her yer baştan başa yıkanır, tüm gece nöbet tutmuş garibim askerler istirahatlerinden kaldırılır, yerler silinir, yemekler bile düzelirdi.ne olacak sanki, albay geldiğinde "bu adam dün gece nöbetteydi o yüzden istirahat ediyor efendim" desek ne olacak, nedir bu korku, neden insanlara bir hayvanmış gibi davranılıyor, "kalksın ne olacak ya albay gelirse" telaşı için gitmişim ben askere meğer..

vatan uğruna gerekirse savaşılır, gerekirse çarpışılır, çarpışarak kazanılmış toprakların sahipleriyiz bizler, ancak ben albay belki uğrar diye elimde paspas yerleri sileyim diye gitmişim meğer askere, ast üst ilişkisinin yarattığı disiplin sonucu oluşan çürümüşlüklerden bahsetmek bile istemiyorum, hatırlamak bile tiksinmeme neden oluyor çünkü

eleştiri yapıldığında "askerde dayak yok" diye çıkıyorlar ortaya, ben yemedim ama yiyeni de çok gördüm, yemekten beter olanı da, kime hikaye anlatıyorsunuz herkes askerliğini yaparken görüyor zaten bunları.

1 koğuşta 60 kişinin kokusu içinde, sadece 3 aydır tanıdığınız halde kardeşinizden de yakın gelen insanlarda olacaktır elbette, numaralar alınır adresler verilir birbirine, ama askerden sonra sıkı fıkı görüşenini ben görmedim açıkcası, belki de o günleri tekrar hatırlamamak için görüşmüyor insanlar

şimdi de diyorlar ki, 156 gün az, asker lazım bize. herkes uzun dönem yapsın, yapsın, gerekirse uzun dönem yapsın, ama bir işe yarayacaksa yapsın, birbirlerinin götünü yalamak için kullanılmasa asker, ya da çocukluğunu yaşayamamış ve hiçbir zaman yaşayamayacağı için hiçbir zaman da ergenliğe tam olarak geçemeyen subayların egolarını tatmin etmek için yapılmasa

o zaman işte, ileride çocuğumu da gönül rahatlığıyla gönderiririm askere, helal olsun. ancak dediğim gibi sizin egonuzu tatmin için göndereceğime, ben de torpil yoluna gideceğim muhtemelen.

şafak doğan güneş deyince işte, hepsini unutuveriyor insanoğlu, bu yüzden evrimleşip günümüze kadar gelebilmişiz zaten, herşeye ayak uydurabiliyor.

tüm gece gözünü kırpamıyorsun heyecandan, cep telefonu olacak hayatında, dışarıda nişanlın, istediğin zaman konuşabileceksin daha ne olsun, istediğinde mc donalds'a gidip hamburger yiyeceksin, sokaklarda yürüyeceksin (amaçsız), çok tv izlemeyen biri olarak bile kral tv'den başka bir kanal izleyebileceksin ve kumanda senin elinde olacak

özgürlük tanımı insandan insana değişse de, belki de askerliğin öğrettiği şey sabretmek ve elindekilerin kıymetini bilmek, kaybedince anlıyor ne de olsa insanoğlu.

yüksek elektronik mühendisi birini telefonlara baktırtan, yeri paspaslatan ve 5 ayını boşa geçirten bir kurumdan ayrılacağın gece şafak doğan güneş diye haykırmak istiyor insan, ağaçlara, sokaklara, oyun oynayan çocuklara duyurmak istiyor, bitiyor diye.

1,5 yıl geçmiş üzerinden ama şafak doğan güneş dediğimde ve ayrılırken arkama son bir kez baktığımda o lanet yeri geride bırakmanın mutluluğunu hiç bir şeyle tanımlayamam.

o gün doğan güneş benimdi çünkü, sadece benim

31 Ağustos 2009 Pazartesi

tuvalette uykusuz

uykusuz dergisini çok severim, karikatürlerinden öte yazılarına hastayım, özellikle fırat budacı ve vedat özdemiroğlu en sevdiğim yazarlarıdır.

2. yaşına basmasıyla alpay erdem de bu dergide yazmış, ancak tek seferlik mi, yoksa artık kalıcı olarak mı yazmaya devam edecek göreceğiz, umarım devamlı yazmaya başlar.

üniversitede en büyük zevkim, leman (sonrasında penguen) alıp, odamdaki katlanır koltuğa uzanıp okumaktı, ancak mutlaka yanında bir adet biskrem ve bir teneke kola olurdu.

rutin olarak her hafta bu olayı tekrarlardım.

evlendikten sonra da mizah dergisi almaya devam ettim, uykusuz alıyorum artık, her yazısını her karikatürünü en ince ayrıntısına kadar okuyorum.

ancak okuma ritüelimi değiştirdim, yeni okuma yerim ise biraz garip : tuvalet

eskiden tuvalette okuma gibi bir alışkanlığım yoktu, ama nedense artık, klozetin hemen yanındaki çamaşır makinesinin üstünde devamlı olarak bir uykusuz dergisi duruyor, hem okuyorum hem de o işi yaparken canım sıkılmıyor.

konunun nereden nereye geldiğini gördün okuyucu, böyle de bir adamım işte.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

tarantino'nun soysuzları

aklımda uzun uzadıya bir film yazısı yazmak vardı aslında, dün gece gittiğim ve beni kendimden geçiren, zevkten dört köşe yapan filmi yazacaktım.

ancak neresinden başlayayım hangi güzel ayrıntısını yazayım bilemedim. en iyisi siz gidin izlemeye, kesinlikle gidin, kesinlikle pişman olmayacaksınız.

brad pitt, brad pitt'in aksanı, tarantino'nun ayak fetişi, gelmiş geçmiş en kötü karakterlerden biri olmaya hak kazanan gıcık nazi albayın, yahudi güzel kız, tarantino filmlerine özgü fışkıran kanlar, ya da satır aralarında yapılan göndermeler saymakla bitmiyor
zevkinizin içine etmeyeyim istiyorum, hakkında çok fazla bir şey okumadan gidip izlemeniz gerekiyor bence, ilk kez bir filmin sonunda, ayağa kalkıp alkışlamak istedim, keşke filmlerde de konserlerde olduğu gibi çok alkış olduğunda tekar sahneye gelinse, doyamadım izlemeye çünkü

mutlaka görün ama görmekle kalmayın, dvd'sini alın arşiv niyetine evinize koyun, her ne kadar eşimin gözlerini kapatmasını sağlayacak şiddet sahneleri olsa da, daha önce tarantino filmi izlediyseniz çok ta problem etmiyorsunuz

Not: özellikle chapter one harikaydı
Not 2: filmin adını yazmamışız yaw inglourious basterds olacak

28 Ağustos 2009 Cuma

çıkar ayakkabılarını

"içeriye ayakkabılarınla girme, kırıcam ayaklarını" annemin en çok kullandığı kalıplardan birisiydi.
tam okula gidecekken ayakkabılarımı giymiş olurdum, zaten bağcıklarını bağlamayı yeni öğrenmişim, bir de onları tekrar çözüp aynı işkenceyi tekrar etmeyi istemezdim. ama ne yapayım okur, ha! ne yapayım, defterlerim uzanamayacaım bir yerde kalmış işte, mecburen ben de emeklemeye başlardım.

evet efendim, bugünkü konumuz emeklemek, yapmayan yoktur diye düşünüyorum, hızlı ve acele bir şekilde (ya da bende mevcut bulmuş hali ile üşenildiğinde) evin içinden bir şey alınacaksa, anne faktörüne karşı olay mahalline emekleyerek varılırdı.

ya da dışarıda oyun oynadığında çok susamışsındır mesela, bir 5 dakika eve çıkıp su içmek istemişsindir, evde kimse yoksa bile emekleyerek içeri girersin ki, herşeyi süpersonik olarak algılayan anne tarafından sonrasında dayak yemeyesin.

nereden aklıma geldi bu emekleme işi derseniz, bana her seferinde ayakkabılarımla içeri giremeyeceğimi tembihleyen karımın, bu sabah kitabını almak için ayakkabılarıyla seke seke içeri gitmesi sonrası derim.

sanki sekerek basınca iz olmuyor, kadın aklı işte ehehe..

tamam lan vurmayın kadınlar zekidir. biz erkeklerden de zekidir.

25 Ağustos 2009 Salı

yurdum abisi


yukarıda gördüğünüz fotoğraf saat 11:00 sularında bostancı sahilinden çevreyoluna giden yolda benim tarafımdan çekildi.

ben ve arabam bu güzide yurdum insanı sayesinde ters şeritteyiz, trafik felç olmuş durumda, herkes amcaya, amcada elleri belinde bizlere bakıyor

herhalde bu durum sonrasında kendisi, sürdüğü kamyonun yükseklik değerini ezberleyecek

ama her türk gibi önce o köprüye toslaması gerekti işte.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

pazar günü gezisi

okuyucu naber?

geçen yazdığım yazıyı okudum şimdi, içim karardı valla, ne karamsarmışım, ne sıkılmışım hayattan yaw, sonunda da demişim, ancak pazar günü bu ruh halimi değiştirebilir diye,

efendim öncelikle pazar günüm gayet güzel geçti ve ben de bu ruh halinden sıyrıldım, ne kadar kolay sıyrıldığımı da görmüş oldum böylece

Hayallere Sığmayan Minyatür Odalar Sergisi'nden bahsedeceğim, rahmi koç müzesinde sergileniyor ve inanılmaz güzel bir sergi, toplam 10- 15 tane odacık var, ayrıntı manyağı yapıyor insanı, resmen birisinin evini gözetliyor gibi hissediyorsunuz. mutlaka tavsiye ediyorum, mutlaka gidip görmek lazım, 30 eylül'de bitiyor sergi

rahmi koç müzesine gitmişken diğer taraflarını da gezelim dedik, daha önce de bu müzeyi gezmiştim ama her seferinde farklı bir etkileniyorum.

öncelikle önceki yıllardan farklı olarak rahmi abi'nin 2 yıl boyunca dünyayı yatla dolaşmasından kelli, her yerden topladığı objeler mevcut, onları sergilemeye başlamışlar, onun dışında, denizaltından, gökyüzüne, teknolojiden, matbaacılığa kadar bir çok konuda ayrı bölümler var ve insanlığın bu aletleri nasıl geliştirdiklerini görüyorsunuz.

özellikle klasik arabaların olduğu bölümü ayrı tutmak lazım, insanların hala eski arabalara olan özleminin nedenini anlamış oldum, inanılmaz güzeller.

velhasıl, rahmi abi sağolsun bizim için çok güzel br müze yapmış, gezdik, gördük içimizdeki sıkıntıları unuttuk, haftaya daha bir mutlu başladık, bir de bu akşam fener kazanırsa tam olacak..

22 Ağustos 2009 Cumartesi

ölü toprağı

üzerine ölü toprağı serpilmiş derler ya, işte o durum var şu sıralar

yeni kayıta basıp birşeyler yazıp yazıp siliyorum, hiç bir yazdığımı beğenmiyorum bu aralar. üzerimdeki bu karamsarlığı, halsizliği atmam lazım, zaten cumartesi cumartesi işteyim. çalışıyorum.
içimden çalışmak ta gelmiyor, her işi öteliyorum, ramazana bağlasam oruç tutmuyorum, sıcaklara bağlasam havalar o kadar da sıcak değil artık, işe bağlasam aynı iş bir değişiklik yok, eve bağlasam o da değil her şey yolunda, eeeeee ne o zaman, dinlediğim şarkılar bile slowlaştı lan, iyice ağır çekim yaşamaya başladım hayatı

rahat batıyor galiba, rahat batması diye bir şey var bende, mesela işimin çok az olduğu zamanlar sıkılıyorum saate bakıp duruyorum zaman geçsin diye, işim yoğunsa benden mutlusu yok, ya da arada özellikle tartışma çıkarıyorum arkadaşlarımla.

bir yerde monotonluktan kurtulma isteği olsa gerek, aynı saatte kalkıp, aynı saatte yatarak, aynı işi yapıp, aynı muhabbetleri çevirerek devam etmez hayat, arada bir değişiklik yapmak lazım.

bilmiyorum işte, önümdeki upuuuzzuuun tatilim pazar günümün nasıl geçeceğeni göre değişecek ruh halim,
iyi pazalar bana, sana da tabii

Not: resim olarak niye ay resmi seçtim hiç bir fikrim yok, zaten şu sıralar düşünmüyorum da..

20 Ağustos 2009 Perşembe

evlilik kalınlığı

evlilik kalınlığı diye bir şey var lan.
istisnasız her evlenen kişinin başına geliyor. ben çok inanmazdım buna, biz zaten evde çok yemek yiyen bir çift değiliz, onlar domestik aileler için diye düşünürdüm.
ancak evlendikten sonra göbek çevremde toplaşmış yağları birden bire farkedince (birden bire dediğim bir sabah kalktığımda aynada kendimi görünce değil tabi, anladın sen onu) bu sözün ne kadar gerçek olduğunu anladım. şu yukarıdaki abi gibi evrildim valla, gerçi ben sağdan ikinci gibiydim zaten

baktım ki gidiş kötü hemen bir eylem planı oluşturdum ve işe öncelikle yemeği kısarak başladım.

1- ekmek yenmeyecek, (istisna, belki sabah kahvaltısında kahvaltı niyetine ekmek arası peynir)

2- çikolata, cips, kuruyemiş, börek, pasta (allahım yazması bile güzel) yenmeyecek (istisna, haftada bir gün mesela pazar olabilir, maç izlerken biri tüketilebilir)

3- içki içilmeyecek (istisna, bakınız madde 2)

4- olabildiğince az pilav ve patates kızartması yenilecek, örneğin ızgara istediniz, bu hain restaurantlar yanına patates ve pilav koymayı adet edinmişlerdir, yanına bunlar yerine, yeşillik (bildiğin ot yani) istenecek.

5- olabildiğince çok su içilecek

6- akşamları yemek yenmeyecek, (valla oluyo bak ilk 2 gün acıkıyosun ama sonra alışıyosun)

7- yemekten hemen sonra meyve yenmeyecek (arkadaş karpuzu illa yemek sonrası sofrada mı yemeniz gerekiyo, gerçi mevsimi de geçiyor artık)

8- cola içeceksen cola zero iç, hem daha güzel hem de kalorisi yok

9- madde 6'da akşam yemeği yenmeyecek dedik ya, onun yerine meyve yiyebilirsin lan, acıktın di mi?

10- canın çok mu çikolata istiyor, çikolatasız yaşayamaz mısın? coco star diye bir çikolata var sadece 90 kalori al ondan ye ben her gün yiyorum tadı da çok güzel, (tabii 5 tane birden yersen bir anlamı olmaz)

11- dondurmanın da light'ı var, biz yedik güzel lan dene bak

12- spor spor spor diyoruz burada tamam yiyecekten kıstın ama spor da yapman lazım canım, ben mesela bir spor tesisine yazıldım (onu da sonra yazıcam hatırlat) sen de spor tesisine zamanım yok diyosan mesela apartmanda asansör kullanma merdivenden yürü ya da akşamları çık sokaklarda dolaş biraz kim karışır sana

efendim ben bu yukarıdakileri sadece 2 hafta yaparak 5 kiloya yakın verdim (valla lan), sen de haftada en az 2 kilo verirsin yukarıdaki formülle, garanti veriyorum bak hala düşünüyosun yaa, boşuna uğraşma diyet formülleriyle falan test edildi onaylandı diyorum sana

konu neydi ne oldu arkadaş, ben evlilik kalınlığımdan bahsetcektim aslında neyse o da başka yazıya artık, burdayız nasıl olsa kaçmıyoruz ya

19 Ağustos 2009 Çarşamba

velilerin yarıştığı kent

Aydın ili genelde çok sesi duyulmayan kentlerimizden biri, kendisi genelde üniversite sonuçlarında ÖSS şampiyonu bir kent olmakla övünür, övünmekte haklıdır da, ancak övünen velilerin çocuklarına göz atmak lazım önce

çocukluğum aydın'da geçti ve babam öğretmendi, babam, öğretmen arkadaşlarının kızları ve oğlanlarıyla arkadaş olmam konusunda diretiyordu, bana ise onlarla muhabbet etmek hep soğuk gelirdi, zaten 2-3 haftada bir ev ziyaretlerinde gördüğüm çocukla ne muhabbeti edeceğim allahaşkına, yeni bir ortama girdiğinde çekingen olan bir insanım hemen kaynaşamam, soğuk nevale bir izlenim veririm dışarıya, işte bu ev ziyaretlerinde de çocuklarla başbaşa kaldığımda sessiz ve nört bir insan kılığına giriyordum.

şimdi düşünüyorum da, bu çocukları sevmeme nedenim sadece az görmem veya soğuk bir insan olmam dolayısıyla değildi, asıl neden benim onlarla yarıştırılıyor olmamdı.

şimdikiler bilmez, eskiden (5 yıllık zorunlu eğitim zamanları) ortaokul zamanı geldiğinde de anadolu lisesi sınavına girerdik daha 11-12 yaşlarında dışarıda mahalle arkadaşlarımla oyun oynayacağıma, hafta sonlarımı dershane köşelerinde test çözerek geçirirdim.

lanet olası dershaneler arada bir deneme sınavı adı altında stres çalışmaları yaparlardı, bu sonavların sonuçlarının da sanki ağzıma sıçılmasını istiyorlarmış gibi eve gönderirlerdi. gıcık olurum hala bu muhabbete

neyse dediğim gibi babam öğretmen ve onun öğretmen arkadaşları ve öğretmen arkadaşlarının çocukları mevcut, bu çocuklar da benim gibi dershaneye gidiyorlar ve onlar da deneme sınavına giriyorlar, işte babam benim sınav sonuçlarımı hemen etrafındaki velilerle karşılaştırır, akşamları okul sonrası yaptıkları okey partilerinde bunu konuşurlardı

isterdi ki benim kız bilmem kaçıncı oldu diyen bir veliye, benim oğlum da bilmem nerden bilmem kaç net yaptı diye övünsün, eğer o dönem sınavdan kötü sonuçlar aldıysam da, bu okey partileri sonrasında karşıma geçer, bilmem ne amcanın kızı bilmem ne yapmış diye laf sokardı, sokayım bilmem ne amcanın kızına diyemediğim için, cevap veremeden önümdeki teste geri dönerdim.

hepimiz birer yarış atıydık aslında, yok yok yarış atı da değil, bu önlerindeki tavşanı kovalayan köpeklerin yarıştığı organizasyonlar var ya, onları yapıyorduk işte, bizim tavşanımız ÖSS'ydi ve o tavşanı kim yakalarsa da onun babasının okey partilerinde anlatacak güzel hikayeleri var demekti.

karnem de bile bir tane 4 gördüğünde deliye dönen bir babadan bahsediyorum, derdi her ne kadar benim büyük adam olmam olsa da, içten içe veli yarışmasını kazanmaktı amacı ve bunu sadece öğretmen arkadaşlarıyla da yapmıyordu.

hayatımın en büyük şansızlılarından biri kuzenimle aynı dönem ÖSS sınavına girmemdir herhalde, o sene sınava girene kadar hep kuzenimle kıyaslandım, her küçük başarısızlığımda onun yaptığı netler vuruldu suratıma,

liseyi yatılı okurdum ve akşamları etüd adı verilen çalışma saatlerim vardı, daha 16 yaşındaydım ve hayatım boyunca problem çözmekle uğraşmıştım, aslında benim problem çözmekten çok problem yaratma isteğim vardı, dışarıda koskoca bir hayat vardı, her türlü problemi çıkaran, bağıra çağıra haykıran bir genç olmak istiyordum ama ben oturmuş habire problem çözüyordum

okul bitti mühendisliği kazandım, yarış bitti zannettim ama daha yeni başlamıştı, bu sefer iş bulma, aldığın maaşın ne kadar yüksek olduğu, ne gibi bir mevkide olduğun gibi konularda yarışıyordu babalarımız ve kaybeden hep bizler oluyorduk.

aydın kenti ÖSS başarılarıyla anılan ve bundan dolayı övülen bir kentimiz, ama velilerin yarıştığı bu kentte, çözdüğü problemleri yaratmak isteyen çocuklar duruyor hala.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

eni vici vokkey, eni vokkey eni!!


çocukluğumuzda dinlerdik michael jackson, hatta uzun yıllar maykıl diye değil de michael diye okumuşluğum vardır ismini.

çocukluğumuzda dinlerdik derken, tabii gidip orjinal kasetini (bak albüm demiyorum kaset diyorum, kaset vardı o zamanlar) almazdık, arkadaşlar bir kasete 3-4 en bilindik şarkısını kaydederlerdi oradan dinlerdik.

tabii o zamanlar internet denen olay bu kadar gelişmiş değil, gerçi gelişse ne olacak ben ilk bilgisayarımı üniversiteye giderken almışım, internet cafe denen olay da tamamen zurna'da chat yapmak ya da oyun oynamakta ibaret

lyric denen mevzuyu bilemiyoruz tabii, hem orjinal cd yok hem de internet diyerek öncelikle kendimin bir mal olmadığını size beyan ettikten sonra sadede geleyim efendim.

şimdi bu abinin smooth criminal adında güzide bir eseri var bu eserin nakaratında ise bir cümle geçiyor.

işte sayın okuyucu ben bu cümleyi yıllarca eni vici vokkey, eni vokkey enni diyerek dinledim söyledim, hayır sadece dinlesem neyse bir de böyle söyledim arkadaş, kimse de beni uyarmadı olm bu sözler böyle değil diyerek, ben yıllarca mal mal dolaşmışım böyle

neyse konumuza gelelim, çok sevdiğimiz değerli abimizin ölümünden sonra dedik ki arşivimizde bir michael jackson dvd'si olsun arada bir yad edelim (resimdeki dvd). aldık geldik koyduk dvd'mizi tabi dvd olunca altyazı seçeneği çıkıyor, açtık izledik ve sıra benim yukarıda behsettiğim şarkıya geldi.

efenim, meğer benim enni veci vokkey eni vokkey eni dediğim nakaratta michael, annie, are you okey? are you okey annie? diyormuş,

bunu görünce ben mal gibi bakakaldım ekrana uzun bir süre, kendime gelemedim, aldatıldığımı hissettim lan resmen

bir de bunun 1995 mtv ödül töreni performansı vardı, bu performans dediğim hadise bizim yonca evcimik gibi arkada dansçıların sallanmasından ibaret değil tabii ki, adamlar bildiğin film çekmişler sahnede.

bendeki tepkiye bak şimdi, "ohooo adamlar ne çok çalışmıştır bu hareketler için"
tembel bir adamdan yorum izlediniz az önce, millet hayran hayran bakarken ben nelere takılmışım görüyorsun.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

öpüşmek istiyoruz yaa


bu aft ya da uçuk herneyse artık ne kadar kötü bir şey yahu.

ağzının içinde bir yerlerde çıkıyor, önceleri çok rahatsız etmiyor, ama sen bir mazoşistceymişcesine (kelimeye bak ehehe) dilinle oynuyorsun ve yarayı büyütüyorsun, o yara büyüdükten sonra da ne adam gibi konuşabiliyorum, ne de yemek yiyebiliyorum.

ağzımın hangi tarafında çıktıysa geçene kadar diğer tarafı çalışıyor.

bir de öpüşemiyorsun bu olduğunda, en büyük ters etkiyi burada yaratıyor bence, hadi yemeği diğer tarafla yedin, konuşurken de boğuk cümleler kurdun anlıyorum ancak öpüşürken ne yapacağız.

insan, ağzının sadece bir tarafıyla öpüşemiyor ki, öpüştün mü dolu dolu yapmak istiyorsun.

isveçli bilim adamlarından ricam, bulun şunun çaresini arkadaş, öpüşemiyoruz yaa

14 Ağustos 2009 Cuma

fotoğraflar için tıklayın

ve işte bir seksi fotoğrafları için tıklayın haberciliği daha,

genelde, hürriyet, vatan ve milliyet gazetelerinin internet sitelerini takip eden bir insanım, ancak ben sibel can'ın bu hormonlu halini görmek zorundamıyım arkadaş, bir de utanmadan aynı poz diye başlık atmışlar

oldu canım, görürsem söylerim!
not: fotoğrafı görünce tıklamaya çalışmadığıunı söyle nooluur

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails